Engin Akyürek’den “Kafasına Göre” hikayeler

Engin Akyürek’in bilimeyen yeteneği…

02 Ağustos 2015 Pazar, 03:04
kara-para-aşk

Engin Akyürek, edebiyat ve mizah dergisi “Kafasına Göre” için yazarlık yapıyor.

Ünlü oyuncunun dergi için kaleme aldığı yazılar hayranları tarafından sosyal medyada paylaşılıyor. Akyürek derginin yeni sayısı için ise “Bi Tebessüm Halinde” başlıklı bir yazı yazdı. İşte o yazı…

Telefon zırıl zırıl çalınca içimi tahtakuruları yiyor, beş on kalastan yapılmışım gibi boynumla gövdemi on beşlik çivi tutuyordu.
Avuç içlerim terlese de parmak uçlarım budaklı enseme şap şap vurarak yalan söylemeden önce yapılan, yalana giriş jestlerini çalışır gibi bedenimi bir marangozhaneye çeviriyordu.
Birazdan başıma gelecekleri ezbere bilip kaçamayan hallerimi gördükçe de Pinokyo’yu daha çok sevesim geliyor; sahibine, onu yapan ustasına ana avrat sövüyordum. İnsan şu burun işini halleder…
12 cevapsız arama sonrası o kadar çok düşünüyordum ki, bedenimi bir marangozhaneye çeviren melodiye son vererek açıyordum telefonu.
Telefonun ucundaki, dostum Hakan’dı. Hakan’ı dinliyordum ve dinlemelerimin arasında uzun uzun sessizlikler oluyordu çünkü başıma gelecekleri biliyordum, içimden ona söyleyeceğim yalanın provasını yapıyordum.
Hakan, Aslı’yı seviyordu. Aslı’yla ben çok iyi arkadaştık. Hakan bu gece harekete geçecekti, söylenemeyen yapılamayan bir itirafın sezon finalini oynamak ister gibi…
Aslı da geç kalınmış bir itirafın ikinci tekil şahsı olmayı tercih etmediğinden mi Hakan’ın aşk dolu bakışlarının onun retinasında kırmızı kalpli bir gölge oyunu yaratamamasından mı bilinmez gidiyordu.
Aslı gidiyordu hem de gidiyor eylemini süsleyecek bir isim tamlaması bularak “Okumaya gidiyorum” diyecekti.
Hakan beynimi çimdiklediği konuşmasında “Abi! Burada okul yok mu?” diyordu. Bütün aşıklar gibi, yurdunun okullarını seviyordu.
Öfkesinin dinmesini bekleyerek aşık insanlara söylenen bir ton da “hımm” diyordum. “Abi! Bu gece sen, ben, Aslı yemek yesek?”
“Olur“ diyordum. Hakan aşkını itiraf edeceğini masada üçümüz yemek yerken ayağıma vurup beni işemeye yollayacağını içeriden sifon sesini duyana kadar aşkıyla kanalizasyon ilişkisini hesaba katıp bu işi bitireceği anlatıyordu.
Yine “hım” diyordum ve kendimi kurban pazarında bekleyen tosuncuklara benzetiyordum.
Yemeğin nerede, kaçta olacağından tutun da masanın birbirimize olan coğrafi konumunu bile düşünüyordum. Bir yığın yeşil renkli mesajlaşma trafiğinden sonra usta organizatörlere taş çıkartır cinsten her şeyi hallediyordum.
Bir arkadaş, bir aşık ve benden oluşan yuvarlak masamız her şeye hazırdı. Ben çok konuşmuyordum. Hakan da aşk acısı çeken insanlara yakışır bir edayla ağzıyla susuyor, kalbiyle konuşuyordu.
Aslı gideceği şehrin detaylarını turizm rehberleri gibi anlatıyordu. Saat ilerliyor, sohbet koyulaşıyor, Hakan sessizleşiyordu; sanki yemek yemeğe gelmişti, ayağına depiğimle vuruyordum.
Aslı iyice hoşsohbet oluyor orada yapacaklarını, planlarını ve sekiz dilde Urartular’ı anlatan kale önündeki çocuklar gibi gideceği müzeleri anlatırken iki meydan, üç sergi arası hayatında yeni bir insan olduğunu söylüyordu.
Hakan, Aslı’nın son cümlesini, Çince anlamış olacak ki bıçağıyla ayırdığı kocaman yağlı etini ağzına tıkıştırırken ben yine “hımm” diyordum. Seviyordum “hımm”ları…
Çaktırmadan Hakan’a bakıyordum okuduğum senaryonun sayfalarını tekrar tekrar okur gibi…
Her şey sessizleşmeye başlamıştı bütün insanlık susmuş çatal bıçak sesleri Hakan’ın kalp ritminin sesine dönüşmüştü.
Bildiğim yerlerden gelenleri, bilmediğim bir noktaya taşımanın yorgunluğuyla eti ben de ağzıma tıkıyor, bak yine “hımm” diyordum.
“Hımm” hayatımızın, gecenin özeti oluyordu. Aslı aşık olduğu adamı anlatıyor ve yurtdışına onun da geleceğini Hakan’ın nefes borusuna hohlaya hohlaya yolluyordu.
Hakan’ın yüzü hızlı yediği yemekten çok, kalbinin hazımsızlığından garip bir hal alıyordu, daha doğrusu suratındaki ifade büyük ermişlere, Hızır Aleyhisselam görmüş yoksul köylülerin çok şükür diyen bakışlarına benziyordu.
Garson hesabı getirince Hakan hesabı aşk acısı çeken insanlara yaraşır bir delilikte bir çırpıda ödüyordu. Sükûnet denilen kelime sanki o an masada yaşıyordu ve Hakan’ın yüzü ilgi alanım oluyor, okuduğum senaryoyu görsel hafızamla yeniliyordum.
Son çaylarımız gelirken Hakan çaya anlam ve önemini veren bir demle tebessüm ediyor şekerini karıştırırken çıkan sesleri kalbinin sesi sanarak Aslı’ya bakıyordu.
Senaryonun sonunu bilmeme gerek yoktu, Hakan’ın yüzüne baktıkça anlıyordum ki bir erkeğin en masum haliydi…
Bi tebessüm halinde…

You must be logged in to post a comment Login